Birçok açıdan zor zamanlar geçirdiğimiz şu
günlerde insanların sürekli olarak ‘Normale Dönme’ arzusu dile getiriliyor. Her
şey eskisi gibi olsun denilmiyor, tam olarak ‘Normal’ söylemi var. Peki nedir
bu normal olan? Kimin normaline dönülmek isteniyor tam olarak? Ya da şöyle
sorulması daha doğru olabilir, ne zaman tam olarak normal bir durum vardı?
İnsanların düşüncelerinin zaman ve mekân ile şekillenmesi normale dönme
isteğinin açıklanmasında kullanılabilir bir olgu. Bunun basit bir örneği kuşak
farkı ile açıklanabilir. Örneğin kuşak için söylenmiş olan şu söz: ‘Bugünlerde
gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar,
yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve
öğretmenlerini sinirlendiriyorlar’ günümüz yorumlarına oldukça yakın
durmakta. Fakat sözün sahibi M.Ö yaşamış olan Aristotales. İçinde bulunduğu
durum ve koşullar çerçevesinde gerçekleştirdiği bu yorum bizim düşünce
biçimimiz hakkında ipucudur. Tarihten farklı örneklere bakmak konunun
anlaşılması açısından faydalı olabilir.
Sanayi devrimi dönemi İngiltere’si, fabrika
bacalarından çıkan dumanlar şehri zehirlerken yaklaşık 18 saat ya da daha fazla
çalışan işçilerin karınlarını doyuramadıkları zamanlar. Aile fertlerinden her
biri yaş fark etmeksizin fabrikada çalıştıkları zamanlar. Günümüzde kreşe
gidecek yaşa henüz gelmiş çocukların garip bir sebepten ötürü bacaların içine
sokularak temizlik işleri yaptıkları zamanlar. İşte tam bu zamanlarda fabrikada
çalışmak yerine sırtını koltuğa dayayıp önünden gelip geçen insan sürüsünü
gözlemleme şansına haiz birkaç insan içinde bulundukları durumu değerlendirme
çabasında idiler. Bu insanlardan birkaçı kendi adını tarihe geçirmeyi
başarabilmişlerdi hatta. İnsanların kırdan akın akın şehirlere gelip yeni
açılan fabrikalarda zorlu koşullarda çalışmaları bu insanları tedirgin etmişti.
İsmin şu noktada pek önemi olmadığı için belirtilmeyen düşünürlerden birisi
kendinin tanık olduğu birkaç şehirde oluşan bu insan kalabalığını görünce
dünyanın sonunun geleceğine inanmış olacak ki şöyle bir yorumda bulunmuş: ‘Gereğinden
fazla tüketiyor ve kaynaklarımızı yersiz kullanıyoruz. Nüfusta yaşanan bu
patlamanın gelecekte kıtlığa yol açacağı ortada. Kaynakların bizlere yetebilmesi
için en alt kısmın hiçbir hakka sahip olmadan yaşaması yani ölüme terk edilmesi
toplum için iyi olacaktır’ Kelimeler tam karşılığında olmasa da etrafında
şekillenen yeni sistemi bu şekilde yorumlamıştı. Belki çok uzak olmayan bir
gelecekte kaynakların tüketimi sonucu bir kıtlıktan bahsedebiliriz fakat
günümüz tüketim toplumunun üretimde arz ettiği miktarı göz önünde bulundurursak
bu adamın biraz fazla pesimist olduğunu söyleyebiliriz.
Tabii
bu örnekte bir eleştiri söz konusu değildir. Gayet doğal bir biçimde uygun
zaman ve mekan koşullarına haiz kişi durumuyla ilgili bir yapmıştır. Kendi
normali olan feodalitenin gözlerinin önünde çöküp yerine yeni bir sistemin
gelmesinin yarattığı bilinmezlik vardır. Bu bilinmezlik ise kişiyi bu duruma
karşı böyle bir yorum yapmaya itmiştir. Kendince normal olan sınıflar yerini
yeni sınıflara bırakmıştır. Kısacası normal olan yıkılmıştır ve yerine zaman
için kısa fakat insan ömrü için yeterli uzunlukta bir bilinmezlik kalmıştır. Farklı
bir örnek daha sunmak gerekirse edebiyat için hayli önemli bir isim olan Zweig’in
kendi yaşamına son vermesi olabilir. Kendi normalinin yıkılması, onun umut ile
olan bağlantısını zayıflatarak yaşamdan koparmıştır. Çünkü düşüncelerinin
olgunlaştığı zaman ve mekanda gerçekleşen değişimler ve onların yarattığı
belirsizlikler düşüncenin yönünü değiştirmiştir. Belki kaç gün boyunca kendini
hapsettiği iç dünyasında her şeyin normale döndüğü zamanlara ulaşmak
istemiştir. Fakat zamanın döngüsel ya da doğrusal yapısı gereği bu mümkün
olmamıştır. Bir daha asla Zweig normali gelmeyecektir ya da bir Nazi subayının oluşturduğu
normal durum gerçekleşmeyecektir. Burada madalyonun her iki yüzü için de aynı
durum geçerlidir. Normallik durumu elde edilebilen bir şey olmadığı gibi geri
getirilebilecek bir durum da değildir. Kişi, toplum ya da devletlerin
oluşturdukları düzen, kültür, gelenek ya da sistem hangi isimle anılırsa
anılsın değişecektir. Burada değişimin değişmezliği üzerine bir paradoks oluştuğuna
vurgu yapılabilir. Örnekler çoğaltılması için tarihe bakmak yeterli olacaktır.
Büyük savaşlar ve büyük yıkımlar sonucu değişen normaller ortaya çıkmıştır. Bu
bizim düşünce yapımızın ya da algımızın içinde bulunduğu mekâna ve zamana
hapsolması ile negatif önseziler doğursa da böyledir.
Günümüze dönecek olursak, bizim için normal
olan ya da normalleştirilmiş durumlar coğrafyanın yani mekânın değişimi ile halihazırda
farklılık göstermekte idi. Bunun farkında olmamak ve elde var olan bilgi ve
gözlem ile gelecek hakkında yorum yapmanın sağlıklı olmayacaktır. Düşünceleri
zaman ve mekândan ayırarak, kurulan denklemleri ikiden fazla değişken ile
kurarak ve en önemlisi bizler için normal olan yaşantılarda oldukça anormal
durumlara maruz kalan insanları göz önünde bulundurarak şekillendirmek daha
yararlı olacaktır. Çünkü normal durum yoktur. Normallik zamana, mekana ve kişiye
göre değişkenlik gösteren soyut bir kavramdır.