26 Nisan 2020 Pazar




     Birçok açıdan zor zamanlar geçirdiğimiz şu günlerde insanların sürekli olarak ‘Normale Dönme’ arzusu dile getiriliyor. Her şey eskisi gibi olsun denilmiyor, tam olarak ‘Normal’ söylemi var. Peki nedir bu normal olan? Kimin normaline dönülmek isteniyor tam olarak? Ya da şöyle sorulması daha doğru olabilir, ne zaman tam olarak normal bir durum vardı? İnsanların düşüncelerinin zaman ve mekân ile şekillenmesi normale dönme isteğinin açıklanmasında kullanılabilir bir olgu. Bunun basit bir örneği kuşak farkı ile açıklanabilir. Örneğin kuşak için söylenmiş olan şu söz: ‘Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar’ günümüz yorumlarına oldukça yakın durmakta. Fakat sözün sahibi M.Ö yaşamış olan Aristotales. İçinde bulunduğu durum ve koşullar çerçevesinde gerçekleştirdiği bu yorum bizim düşünce biçimimiz hakkında ipucudur. Tarihten farklı örneklere bakmak konunun anlaşılması açısından faydalı olabilir.
 Sanayi devrimi dönemi İngiltere’si, fabrika bacalarından çıkan dumanlar şehri zehirlerken yaklaşık 18 saat ya da daha fazla çalışan işçilerin karınlarını doyuramadıkları zamanlar. Aile fertlerinden her biri yaş fark etmeksizin fabrikada çalıştıkları zamanlar. Günümüzde kreşe gidecek yaşa henüz gelmiş çocukların garip bir sebepten ötürü bacaların içine sokularak temizlik işleri yaptıkları zamanlar. İşte tam bu zamanlarda fabrikada çalışmak yerine sırtını koltuğa dayayıp önünden gelip geçen insan sürüsünü gözlemleme şansına haiz birkaç insan içinde bulundukları durumu değerlendirme çabasında idiler. Bu insanlardan birkaçı kendi adını tarihe geçirmeyi başarabilmişlerdi hatta. İnsanların kırdan akın akın şehirlere gelip yeni açılan fabrikalarda zorlu koşullarda çalışmaları bu insanları tedirgin etmişti. İsmin şu noktada pek önemi olmadığı için belirtilmeyen düşünürlerden birisi kendinin tanık olduğu birkaç şehirde oluşan bu insan kalabalığını görünce dünyanın sonunun geleceğine inanmış olacak ki şöyle bir yorumda bulunmuş: ‘Gereğinden fazla tüketiyor ve kaynaklarımızı yersiz kullanıyoruz. Nüfusta yaşanan bu patlamanın gelecekte kıtlığa yol açacağı ortada. Kaynakların bizlere yetebilmesi için en alt kısmın hiçbir hakka sahip olmadan yaşaması yani ölüme terk edilmesi toplum için iyi olacaktır’ Kelimeler tam karşılığında olmasa da etrafında şekillenen yeni sistemi bu şekilde yorumlamıştı. Belki çok uzak olmayan bir gelecekte kaynakların tüketimi sonucu bir kıtlıktan bahsedebiliriz fakat günümüz tüketim toplumunun üretimde arz ettiği miktarı göz önünde bulundurursak bu adamın biraz fazla pesimist olduğunu söyleyebiliriz.
   
Tabii bu örnekte bir eleştiri söz konusu değildir. Gayet doğal bir biçimde uygun zaman ve mekan koşullarına haiz kişi durumuyla ilgili bir yapmıştır. Kendi normali olan feodalitenin gözlerinin önünde çöküp yerine yeni bir sistemin gelmesinin yarattığı bilinmezlik vardır. Bu bilinmezlik ise kişiyi bu duruma karşı böyle bir yorum yapmaya itmiştir. Kendince normal olan sınıflar yerini yeni sınıflara bırakmıştır. Kısacası normal olan yıkılmıştır ve yerine zaman için kısa fakat insan ömrü için yeterli uzunlukta bir bilinmezlik kalmıştır. Farklı bir örnek daha sunmak gerekirse edebiyat için hayli önemli bir isim olan Zweig’in kendi yaşamına son vermesi olabilir. Kendi normalinin yıkılması, onun umut ile olan bağlantısını zayıflatarak yaşamdan koparmıştır. Çünkü düşüncelerinin olgunlaştığı zaman ve mekanda gerçekleşen değişimler ve onların yarattığı belirsizlikler düşüncenin yönünü değiştirmiştir. Belki kaç gün boyunca kendini hapsettiği iç dünyasında her şeyin normale döndüğü zamanlara ulaşmak istemiştir. Fakat zamanın döngüsel ya da doğrusal yapısı gereği bu mümkün olmamıştır. Bir daha asla Zweig normali gelmeyecektir ya da bir Nazi subayının oluşturduğu normal durum gerçekleşmeyecektir. Burada madalyonun her iki yüzü için de aynı durum geçerlidir. Normallik durumu elde edilebilen bir şey olmadığı gibi geri getirilebilecek bir durum da değildir. Kişi, toplum ya da devletlerin oluşturdukları düzen, kültür, gelenek ya da sistem hangi isimle anılırsa anılsın değişecektir. Burada değişimin değişmezliği üzerine bir paradoks oluştuğuna vurgu yapılabilir. Örnekler çoğaltılması için tarihe bakmak yeterli olacaktır. Büyük savaşlar ve büyük yıkımlar sonucu değişen normaller ortaya çıkmıştır. Bu bizim düşünce yapımızın ya da algımızın içinde bulunduğu mekâna ve zamana hapsolması ile negatif önseziler doğursa da böyledir.
  Günümüze dönecek olursak, bizim için normal olan ya da normalleştirilmiş durumlar coğrafyanın yani mekânın değişimi ile halihazırda farklılık göstermekte idi. Bunun farkında olmamak ve elde var olan bilgi ve gözlem ile gelecek hakkında yorum yapmanın sağlıklı olmayacaktır. Düşünceleri zaman ve mekândan ayırarak, kurulan denklemleri ikiden fazla değişken ile kurarak ve en önemlisi bizler için normal olan yaşantılarda oldukça anormal durumlara maruz kalan insanları göz önünde bulundurarak şekillendirmek daha yararlı olacaktır. Çünkü normal durum yoktur. Normallik zamana, mekana ve kişiye göre değişkenlik gösteren soyut bir kavramdır.